Hüsnükabul'de Waseem Ahmad Siddiqui, Pakistanlı gazeteci ve siyasi analist Raza Rumi ile gerçekleştirdiği söyleşide Pakistan’ın İran-ABD hattındaki arabuluculuk rolünü, nükleer gerilimleri, Hürmüz Boğazı’nın stratejik önemini ve küresel ölçekte derinleşen eşitsizlikler ile ulus-devlet politikalarının yarattığı çelişkileri ele alıyor.
Waseem Ahmad Siddiqui: Merhaba herkes. Apaçık Radyo burası. Ferhat Kentel ve ben Waseem Ahmad Siddiqui ile birliktesiniz.
Ferhat Kentel: Merhaba, günaydın.
W.A.S.: Ferhat stüdyoda şu an ve bu sabah hep birlikteyiz.
F.K.: Evet. İzmir'den geldim ve çok heyecanlıyım.
W.A.S.: Stüdyoya ilk kez geliyor.
F.K.: Yok, daha önce geldim.
W.A.S.: Söyleme ya. Ben bunu hatırlamadım.
F.K.: İkinci ya da üçüncü oldu.
W.A.S.: Şimdi… 13 Nisan 2026 tarihinde, New York saatiyle sabah 09:00’da ve İstanbul saatiyle öğleden sonra 16:00’da, Raza Rumi ile bir röportaj yapma fırsatı bulduk. Raza Rumi, siyasi analist ve gazeteci; Pakistan’ın Lahore kentinde doğdu. Hayatının önemli bir bölümünü, 2014 yılının Mart ayından itibaren sürgünde geçirdi. Pakistan’daki insan hakları ihlallerine karşı mücadelede önde gelen kamusal seslerden biri olan Rumi, hâlen Friday Times gazetesinin editörlüğünü ve çevrimiçi platform Naya Daur Media’nın genel yayın yönetmenliğini yürütmektedir.
13 Nisan’daki bu söyleşide pek çok konuya değinme fırsatı bulduk. Özellikle Pakistan’ın İran, ABD ve Lübnan bağlamındaki arabuluculuk rolü; nükleer silahlar, petrol yolları ve Hürmüz Boğazı gibi stratejik başlıkların çatışmalar üzerindeki etkisini ele aldık. Raza Rumi bu konuları ayrıntılı biçimde açıklayarak bizleri aydınlattı. Şimdi dilerseniz, çok zaman kaybetmeden kayda geçebiliriz. Ardından sözü Ferhat Kentel’e bırakacağım.
W.A.S.: Bizimle olduğunuz için teşekkür ederiz Raza Rumi.
Raza Rumi: Teşekkür ederim, benim için bir zevk.
W.A.S.: Şu anda çevremizde olup bitenleri anlamaya çalıştığımızda, karşımıza derin bir çelişki çıkıyor. O hâlde meseleyi adım adım ele alalım. Pakistan’ın İran ve Lübnan’da ateşkesin sağlanmasında önemli bir rol oynamış olması, Pakistan’ın kendisiyle ilgili pek çok soruyu da beraberinde getiriyor. O hâlde bakmamız gereken şey, ulus devlet içinde ortaya çıkan adaletsizlikler mi, yoksa Pakistan gibi ulus devletlerin sınırları dışında yaşanan gelişmeler mi?
Benim kesin kanaatim, bu seçeneklerin tek başına yeterli olmadığı yönünde. Bu olayları, birlikte yaşama ve toplumsal uyum dediğimiz şeyin çöküşü bağlamında birlikte değerlendirmek gerekiyor.
R.R.: Evet, bu oldukça ilginç ve karmaşık bir soru. Küresel ölçekte toplumsal uyum meselesinin tartışıldığını düşünüyorum. Zira pek çok toplum iç çatlaklar ve çözülmelerle karşı karşıya.
Mesela ABD'yi ele alalım. Orada büyük bir kutuplaşma var ve insanları ülkeden atmak, sınır dışı etmek, hapse tıkmak ve temel haklarını ihlal etmek isteyen bir ideolojinin yükselişi söz konusu. Aynı şey Hindistan için de geçerli. Haber döngüsünden de gözlemlemiş olmalısınız ki Hindistan toplumu da büyük bir baskı altında.
Bunun nedenlerinden biri, ulus-devlet fikrinin ya da bu yoğun milliyetçiliğin, temelde tek bir çoğunluk topluluğunun kabul edilebilir olduğu bir anlayışa dayanması. Diğer tüm azınlıkların ya da kenarda kalanların ise ulusa tehdit olarak görüldüğü, ulusun dışında konumlandırıldığı dışlayıcı bir fikre dönüşmüş olmasıdır.
Bu, siyasi açıdan bakıldığında en önemli nedenlerden biri. Ancak ekonomik açıdan da belirleyici bir boyut var. Biliyorsunuz, aşırı gelir ve servet eşitsizliğinin hâkim olduğu bir dünyada yaşıyoruz; neredeyse bir asırdır böyle bir tablo görülmemişti. Dünyanın servetinin neredeyse yarısına sahip olan en üst %1’lik kesimin bulunduğu son derece adaletsiz bir dağılım söz konusu.
ABD, Brezilya, Hindistan ve hatta Pakistan gibi ülkelere daha yakından baktığınızda bu derin eşitsizliği açıkça görürsünüz. Bu durum, genel tablonun son derece çalkantılı olduğunu gösteriyor; dolayısıyla bu kadar fazla endişe ve sorunla karşılaşmamız da şaşırtıcı değil. Umarım sorunuzu yanıtlayabilmişimdir.
W.A.S.: Kesinlikle. Bu bağlamda Pakistan’ın ateşkes arabuluculuğunda önemli bir rol oynadığını ve bunun takdir edilmesi gerektiğini gayet iyi anlıyoruz. Ancak akla gelen basit soru şu: Bundan sonra ne olacak? Son gelişmelere göre, barış görüşmelerinin ikinci turu çok yakında başlayacak.
R.R.: Doğru.
W.A.S.: Pakistan’da yaşananlara, İran ile ABD arasında ilk etapta sağlanamayan anlaşmaya ve bunun ikinci tur açısından ne anlama geldiğine ilişkin yorumunuz nedir?
R.R.: Bence ABD'yi temsil etmek üzere gelen ABD Başkan Yardımcısı, karar verme konusunda tam yetkiye sahip değildi. Nitekim görüşmeler sırasında Başkan Trump’ı defalarca aradığını ve nihayetinde Washington D.C. ile doğrudan temas hâlinde olduğunu ifade etti. Sanırım bir ölçüde İran heyeti için de durum benzerdi. Çünkü JD Vance, dün Fox News’a verdiği demeçte heyetin Tahran’a dönerek üst makamların onayını alması gerektiğini söylemişti. Bu da önemli bir sorun oluşturmuş görünüyor.
İkinci mesele ise bu başlıkların son derece karmaşık olması. İster nükleer silahlar olsun ister diğer konular, bunların bir günde çözülebilmesi mümkün değil. Bu sorunların ortaya çıkması yıllar aldı; dolayısıyla güvenin inşası, karşılıklı anlayışın gelişmesi ve ortak bir zemin oluşması da zaman gerektiriyor.
Sanırım dünya kamuoyunun, özellikle de medyanın beklentileri oldukça gerçek dışı çünkü bu tür süreçler bir günde sonuçlanmaz. Konuya aşina olanlar, Kore, Vietnam ve hatta Afganistan için yürütülen müzakerelere baktıklarında, bu süreçlerin ne kadar uzun sürdüğünü açıkça görebilirler.
Hatta Obama döneminde İran ile yapılan önceki nükleer anlaşma bile uzun zaman aldı. Bu nedenle, daha fazla zamana ihtiyaç olduğu açık. Ancak savaşların bedelinin her iki taraf için de giderek çok daha yüksek hâle geldiğini umuyorum. Bu yüzden umalım ki taraflar bir sonuca ulaşabilsin. Bu konunun bir an önce kapanması gerekiyor çünkü bu gereksiz savaşın şu anda devam etmesi kesinlikle dünyanın çıkarına değil; aslında kimsenin çıkarına da değil.
W.A.S.: Aynen öyle. Evet, katılıyorum; tamamen katılıyorum. Herhangi bir askerî harekâtın gerçekleştirilmemesi gerektiği açık ve bu üzerinde durmamız gereken bir konu. Ancak şimdi bu çelişkiye geri dönmek gerekiyor. Bu çelişkinin, Körfez ülkelerinde olup bitenlerin genel bir yansıması olduğunu düşünüyorum.
Pakistan gibi ABD’nin dostu olan ülkeler, Donald Trump’ı Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterdiler. Bunu inkâr etseler bile dolaylı olarak İsrail’le yakın ilişkileri kabul etmiş oluyorlar. Şimdi Körfez ülkelerine tekrar bakalım. Elbette Pakistan bu ülkeler arasında yer almıyor ancak Amerikan askerî güçlerinin konuşlandığı bu bölgedeki durum bir sır değil.
Donald Trump’ın İran’a “havadan değil, karadan saldırı” söylemini hatırlarsınız; bu bağlamda Suudi Arabistan, Katar, Dubai ve Kuveyt’i kastettiği düşünülebilir. Peki bu güçler orada ne yapıyor? Bu durum, ABD’nin tam desteğiyle İsrail’le dolaylı bir ittifak kurulduğunu göstermiyor mu?
R.R.: Evet, bence bu çok iyi bir nokta; çok önemli bir yere değindin. Ancak bu konuları son derece tarafsız bir bakış açısıyla ele almak gerekiyor çünkü Filistin ve İsrail söz konusu olduğunda hepimiz kolayca duygusal davranabiliyoruz, konu Müslümanlar olduğunda içgüdüsel tepkiler verebiliyoruz; Yahudiyseniz de İsrail konusunda farklı bir refleks gelişebiliyor.
Gerçek şu ki Pakistan, Donald Trump’ı barış ödülüne aday gösterdi; bunu İsrail’in dostu olduğu için değil, Mayıs 2025’teki Hindistan-Pakistan savaşını kontrol altına almada rol oynadığı için yaptı. Bu savaş nükleer bir çatışmaya dönüşebilirdi ve Trump’ın müdahalesiyle gerilim düşürüldü. Trump da bunu defalarca dile getirdi. Dolayısıyla bu durum, Pakistan’ın Trump’ı desteklemesini açıklıyor. Ancak aynı zamanda Pakistan’ın Filistin konusunda ilkesel bir tutumu da var. Bunlar birbiriyle çelişmek zorunda değil.
Benzer bir durumu Türkiye örneğinde de görebiliriz. Türkiye’nin Tel Aviv ile diplomatik ilişkileri, günlük uçuşları ve ticari bağları bulunuyor. Buna rağmen Gazze ve Filistin konusunda oldukça net bir tutumu var ve Türk halkı Filistin’in yanında duruyor. Yani bu iki durum aynı anda var olabiliyor. Uluslararası ilişkilerde devletler, duygularla değil ulusal çıkarları doğrultusunda hareket ederler; aksi hâlde dış politika ve küresel ilişkiler zarar görebilir.
Körfez ülkeleri ve bu bölgede bulunan ABD askerî üsleri meselesine gelirsek: Bu üslerin büyük bölümü 1990’ların başında, ilk Irak savaşı sonrasında kuruldu. O dönemde Kuveyt, Saddam Hüseyin’in işgali ve ilhak girişimi nedeniyle son derece savunmasızdı ve güvenlik garantisi için ABD’ye başvurdu. Irak Savaşı’ndan sonra Saddam’ın yaklaşık 15 yıl daha iktidarda kalması da bu güvenlik arayışını güçlendiren unsurlardan biriydi.
Benzer şekilde Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn gibi, petrol zenginliğine sahip ancak coğrafi olarak küçük devletler de kendilerini daha büyük ve potansiyel tehdit oluşturabilecek ülkeler karşısında güvende hissetmiyorlar. Ayrıca İran ile Sünni Körfez ülkeleri arasında tarihsel ve mezhepsel bir rekabet de bulunuyor. Müslüman dünyasındaki bu bölünmeler, ortak bir güvenlik zemini oluşturmayı zorlaştırıyor.
Sonuç olarak devletler güvenlik arayışında hareket ediyor. Ancak bu savaşın gösterdiği bir şey var: Mevcut üsler ve güvenlik düzenlemeleri her zaman yeterli olmayabiliyor. Füze ve insansız hava aracı saldırıları karşısında bazı bölgelerin korunamadığı görüldü. Bu nedenle savaş sona erdiğinde, muhtemelen yeni ve farklı bir güvenlik düzenlemesine ihtiyaç duyulacak. Bu savaşın sonuna kadar çalışılması gerekecek ve ortaya farklı bir düzenleme çıkacaktır.
W.A.S.: Evet. Şimdi bu çelişkiden yola çıkarak yeniden İran konusuna dönmek istiyorum. Dün, New York saatiyle sabah 10:00’da ABD donanması, görünüşe göre Basra Körfezi’ni ve neredeyse tüm bölgeyi abluka altına aldı. Bu durum Körfez ülkelerini, özellikle de İran’ı nasıl etkileyecek?
Yanılmıyorsam bu gelişme oldukça yakın bir zamanda, daha dün gerçekleşti. İran hem petrol ihraç eden, hem de belirli ölçüde petrol tüketimine ihtiyaç duyan bir ülke; ayrıca kendi petrolünün büyük bir kısmını da kendisi üretiyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
R.R.: Aslında sorunuzun ilk kısmını anlayamadım; ikinci kısmını anladım. İlk kısmı tam olarak neydi?
W.A.S.: Dün sabah, New York saatine göre 10:00’da ABD donanmasının Basra Körfezi’ni ve Hürmüz Boğazı’nı abluka altına aldığına dair bir bilgi duydunuz mu? Bu yeni bir gelişme. Körfez ülkeleri nasıl etkilenecek, bunu merak ediyorum açıkçası.
R.R.: Evet, bu çok korkunç bir gelişme ve temelde ilk tur görüşmelerin başarısız olmasının ardından Başkan Trump’ın İran’a uyguladığı bir baskı taktiği. Bu yolla İran’ın geri adım atması ve ABD’nin taleplerine boyun eğmesi amaçlanıyor.
Şimdi mesele şu: İran’ın da Hürmüz Boğazı’nı abluka altına aldığını görüyorsunuz.
W.A.S.: Aynen öyle.
R.R.: Şimdi Trump da o ablukaya karşı bir abluka uyguluyor. Yani bu, göz göze, diş dişe bir karşılık. Çünkü Trump’ın bu savaşta çok geniş bir manevra alanı ya da elindeki kozlar sınırlı. Hürmüz Boğazı konusunda İran, uluslararası enerji, ticaret ve fiyatlar üzerinde belirleyici bir etkiye sahip olduğunu açıkça gösterdi.
Bunun bedeli ise hem ABD’de, hem de Avrupa’da küresel ölçekte giderek artıyor. Sanırım bu yüzden JD Vance, görüşmeleri başlatmak için İslamabad’a gelmek zorunda kaldı. Eğer üstün durumda olsalardı, böyle bir çabaya neden ihtiyaç duysunlardı?
Şimdi ise muhtemelen hafta sonunda ikinci tur görüşmeler yapılacak. Bu da Hürmüz Boğazı’nın, bu savaşta ABD açısından son derece kritik ve büyük ölçekli bir mesele hâline geldiğini gösteriyor.
W.A.S.: Evet, öte yanda JD Vance’e bakarsanız, barış görüşmelerinde tüm dikkatini nükleer silahlara vermişti. İslamabad’a geldiğinde söylediği sözleri aktarayım: “Basit gerçek şu ki, onların nükleer silah peşinde koşmayacaklarına ve nükleer karşılık verebilecek araçlar aramayacaklarına dair kesin bir taahhüt görmemiz gerekiyor.”
Bir yanda her iki tarafın da engellediği petrol meselesi, diğer yanda ise nükleer silahlar konuşuluyor. Ancak bunun ötesinde çok büyük bir insani dram da yaşanıyor. Bence bu da meselenin ayrı bir boyutu; ona da geleceğim. Belki de önce nükleer silahlar ve petrol gibi yapısal unsurlar üzerinden konuşabiliriz.
R.R.: Zaten biliyorsunuz ki bu mesele uzun zamandır gündemde. Kısacası, ABD ve İsrail, İran’dan nükleer programını durdurmasını talep ediyor. İran ise bu konuyu müzakere etmeye hazır olduğunu belirtiyor. En son görüşmelerde bir miktar ilerleme kaydedilmişti ancak ABD bu müzakere sürecinden çekildi.
Geçtiğimiz Haziran ayında İsrail’in İran’a saldırısı oldu. Bu yılın Şubat ayında da İran yeniden saldırıya uğradı. Bu çerçevede JD Vance, bu çıkmazda ABD ve İsrail’in rolünün ne kadar sorunlu olduğuna değinmedi. Nitekim son görüşmelerin ardından saldırıların yeniden başlaması, sürecin ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor.
Dolayısıyla bu ciddi bir sorun ve bunu akılda tutmak gerekiyor. Zaten bu başlık, uluslararası siyasetin en çetrefilli konularından biri. Şu anda üç ana mesele öne çıkıyor: İlki nükleer program, ikincisi ise Hürmüz Boğazı’nın stratejik önemi ve son olarak İran’ın bir daha saldırıya uğramayacağına dair güvence talebi. Bu son başlık da taraflar açısından temel bir garanti meselesi olarak öne çıkıyor.
W.A.S.: Bu 17 dakikalık kayıttan sonra hemen Ferhat'a sözü veriyorum.
F.K.: Evet, sözü aldığım için çok mutluyum. Bir kez daha sürenin dolmuş olması da önemli tabii. Pek çok zihin açıcı mesele var; hepsine girmemiz mümkün değil. Ancak “ulusların çıkarları” denen şeyin artık eskisi kadar ikna edici olmadığını düşünüyorum. Daha etik, daha ahlaki, daha evrensel bir perspektife ihtiyaç var.
İran’ın karşı koyuşu da bu anlamda dünyada farklı bir tartışmayı tetikliyor. Elbette İran’ın bir devlet olarak kendi içindeki muhalefete yaklaşımı ayrı bir mesele. Ancak bugün Brezilya’dan İtalya’ya, İspanya’dan Türkiye’ye kadar pek çok insanın daha adaletsiz bir dünyaya karşı sesini yükselttiğini görüyoruz. Bu da bizi ulus mantığının ötesine geçen bir arayışa çağırıyor.
“Ulusal çıkar” denilen şeyin çoğu zaman dar bir grubun çıkarı olduğu da açıkça görülüyor. Donald Trump’ın yıllardır dile getirdiği “petrolü alacağız” söylemi buna örnek olarak verilebilir. Buna “ulusal çıkar” demek zor; bu daha çok tepki, öfke ve itiraz duygusu uyandırıyor. Bu nedenle buna karşı bir dayanışma duygusu geliştirmek gerekiyor ve bu sesin giderek yükseldiğini görmek her şeye rağmen umut verici.
Öte yandan nükleer silahlar konusunda da çifte standart tartışması var. İran’ın nükleer programı sürekli gündeme getirilirken, İsrail’in uzun yıllardır nükleer silahlara sahip olduğu iddiası çoğu zaman aynı şekilde ele alınmıyor. Bu da tartışmanın önemli bir başka boyutunu oluşturuyor.
W.A.S.: Benim de bu röportajın başında sorduğum sorunun bir tür yanıtı olarak karşımıza çıkıyor bu tablo. İçeride yaşanan adaletsizliklere mi bakmalıyız, yoksa Pakistan, Türkiye ya da İran gibi ulus devletlerin sınırları dışında gerçekleşen olaylara mı odaklanmalıyız. Bu soruya dair önemli bir çerçeve sunan Raza Rumi ile oldukça değerli bir röportaj gerçekleştirmiş olduk.
F.K.: Bir not daha düşeyim. Aslında bu dünya, uluslar tarihi boyunca—hatta öncesinde de—sürekli zulümlerin yaşandığı bir yer. Soykırımlar, katliamlar… Bugün bunun en somut örneklerinden birini İsrail’in Filistin’e yönelik uygulamalarında görüyoruz. Sivillerin maruz kaldığı durumlar, işgal ve toprak gaspı iddiaları bu tartışmanın merkezinde yer alıyor. Bütün bunların ulus-devlet yapısıyla ne kadar bağlantılı olduğunu iyi görmek gerekiyor.
Bu noktada küçük bir öneri paylaşayım: Devrim Sezer ve Ümit Kurdu’nun Zulmün Arkasına Bakmak: Soykırım ve Ötesi adlı kitabı var. Çok etkileyici bir çalışma. Henüz bitiremedim ama şimdiye kadar okuduklarım bile oldukça çarpıcı. Tarih boyunca yaşanan katliamların, sürgünlerin—adı ne olursa olsun—çoğunlukla “ulusal çıkar” adına meşrulaştırıldığını ve ardından kolektif hafızanın da buna göre inşa edildiğini çok iyi anlatıyor.
Bir bakıma örülmüş bir yapıyı söküp ipliklerine ayırmak gibi: Nasıl bu noktaya geldik, nasıl inşa edildik sorularını sormaya imkân tanıyor. Geçtiğimiz günlerde İzmir’de bu kitap üzerine bir söyleşi de yaptık; gerçekten zihin açıcıydı. Bugün yaşadığımız olayları anlamak için geçmişe dönüp karşılaştırmalı bir bakış geliştirmek sanırım en sağlıklı yollardan biri.
W.A.S.: Evet. Çok teşekkür ediyoruz herkese. Ferhat, sana da çok teşekkür ederiz. Yayın dışında “Ferhat Hoca” diyorum, yayın içinde ise “Ferhat” diyorum.
F.K.: Bunu açık etmeyecektik, gayet güzeldi.
W.A.S.: Ama paylaşmış olduk. Herkese çok teşekkür ederim. Önümüzdeki hafta Çarşamba günü yeniden görüşmek dileğiyle.
F.K.: Hoşçakalın.
W.A.S.: Hoşçakalın, görüşmek üzere.


